kişisel
Mahzar dedenin, bana yeniden şarkılar söyleten kadın satırından çektim kopyamı. Malum Fenerbahçe Çelsi'yi yendiğinde çok sevinmiş hatta bunlar tur atlayacak lan harbiden demiştik. Ben de Fener böyle oynuyorsa acaba futbola yeniden mi dönsem diye düşünmüştüm.

Haftanın bize göre ilk üç günü olan pazartesi, salı ve çarşamba günleri akşam saat 10'a kadar eve gelemediğim için maçın sadece bir kısmını izleme imkanım oldu. Devamını oku »
Açık söylüyorum, Fenerbahçe'nin Çelsi'yi yenebileceği ihtimali içimde heyecan uyandırmışsa da, gerçekten yeneceğini düşünmüyordum. İnanmıyor değildim ama ondan ziyade, ya tutarsa yollu ihtimal hesapları peşindeydim sadece.
Maç nasıl oldu, nasıl oynadılar falan ayrıntılarını bilmiyorum. Ama bugünden sonra sırf bu maçın hatırına futbola geri dönmeyi düşünebilirim. Neden olmasın?

Bir de dikkatimi çeken, son iki maçtır Fenerbahçe'de birileri kendi kalesine gol atıyor ama yine de maç kazanılıyor, ya da tur geçiliyor. Bu ne menem bir iştir yahu... Ben jübilemi yaptığımdan beri, Fener bu kadar mı ilerledi? Hayret...

Seni bir saat ileri aldım dün gece. Alışamadım, her değişikliğin üzerimde yarattığı sarsıntı gibiydi hayatım. Tüm randevularıma da geç kaldım böylece. Zaten dengesiz beslendiğimi farkettim senin sevgin olmadan. Her vazgeçtiğimde senden, aslında kendimden vazgeçtiğimi gördüm. Aslında vazgeçemediğimi gördüm. Aslında aslı astarı olmayan işlerle uğraştığımı gördüm ama durduramıyorum zamanı. Her ne kadar bir saat ileri aldıysam da seni, durduramıyorum gidişini. Er geç durulmayı bekliyorum, geç olmadan, geç kalmadan o son randevuya. Ve sırf bir saat erken gelebilmek için, seni bir saat ileri aldığımı itiraf ediyorum.
Çilekli Süt hanım şöyle bir şey yazmış vaktiyle. Bu bir mim mi değil mi, yoksa nedir, ben tam çıkaramadım. Ama mimmiş gibi cevaplamaya çalışayım.
Bu seferki operasyonumuz blog ya da sitelerini sık ziyaret ettiğimiz arkadaşların linklerini verip haklarında birkaç not yazmak.
İşte onlar zaten benim sağ sütunlardan soldakinde "Takipteyim" adıyla geçen kısımda yazıyorlar. Şimdi sırayla gidelim;

Merak Ettim de: Mer mer Ömer'in çalışması. Merak ediyoruz, cevaplıyor kendisi.
TekmeTokat: Okan'ın blogu. Uzun zamandır keyifle okuyabildiğim nadir bloglardan biri. Cidden okurken keyif alıyorum. O kadar da keyfime düşkünüm yani.
Guijarra: Merve örtmenimin blogu. O da Blog Günü tayfasından tanışıklığımız olan biri. Bol bol da çet yapıyoruz. İlginç anılarını anlatıyor blogda.
MCS: Mustafa Can'ımız gayet kuul ve friy takılıyor. Üstadımızdır kendisi.
İnehk: Farklı mecraların insanları bu İnehk ve tayfası...
Çilekli Süt: Yükselen Başak yükseldikçe yükseliyor, durduramıyoruz...
Serpito: Teknik taktik...
Tatlıcadıca: Yine Blog Günü'nden bir arkadaş; Aslı
Mınar: Hoşaf.org'un daimi yorumcusu Pınar
Besin: İzmir'den elektronikçimiz Başak Esin
Renkli Blog: Flashçı Erman
Nihilanth: Her şeyci Nihilanth
Kayhanoviç: Laptop kırıcı Kayhan
Mandalina: Yeni dikkatimi çeken Mecburi İstikamet
Şimdilik bu kadar. Bir dahaki mimde görüşünceye dek, esenlikler dilerim.
Güncemi itiraf.com'a çevirmeyeceğim hayır. Başlıktan böyle bir sonuç çıkarmamalıydınız 
Bu olay yıllar yıllar öncesinde oldu. Belki o zamanlar ben de çok büyük sayılmazdım ama bu dövenler benden de küçüklerdi.
Bir önceki yazıma Pınar'ın yaptığı yorumu görünce aklıma geldi. Aynı Pınar'ın başına gelen gibi, bir gün yolda giderken birkaç küçük velet gördüm. Tam ben yanlarından geçerken, biri zıplayıp bana tokat attı. Yani veletler o derece küçük, yoksa benim boyum da 1.60-65 falandı o zamanlar, öyle Mehmet Okur gibi değilim kısaca. Sonra ben yediğim tokada sinirlenip bir laf ettim tabi, onlar da hep beraber bana daldılar. En maceralı günlerimden birini yaşamıştım. Birkaç yumruk ve tekmenin ardından yere kapakladığımda, Allah'tan mahalle sakinlerinden birileri, uzaktan da olsa "loluyo len orda!" deyince, veletler korkup kaçmışlardı. Ben de karnıma, suratıma ve bilumum yerlerime geçirilen yumruk, tekme ve tokat karışımlarıyla kaldım.
Dayak yemek, özellikle de kendinizden küçük bir grup tarafından dayak yemek psikolojik olarak bünyeye fazla gerilim verebilir, devreleri yakabilir. Dikkatli olmak lazım.
Fotoğraf: The Other Martin Tenbones

Metrodan çıkarken yürüyen merdivenlere biniyorum. Kafamı genelde öne eğer birisi olduğumdan burada da alışkanlık kendini gösteriyor ve kafamı eğiyorum. Sonra merdivenin çift taraflı olduğu aklıma geliyor. Benim tarafım yukarı çıkarken, hemen yanımda olan karşı taraftakilerin de aşağı indiklerini farkediyorum. Bu bir zaman sonra başımı öne eğmemden dolayı karşıdan birinin kafama vurup kaçacağı hissini uyandırıyor. O yüden artık refleks olarak karşı taraftan uzaklaşıyorum ve yukarıya bu şekilde çıkıyorum.
Lost bağımlılığının kesmediği şu günlerde Heroes'a da el attım. İlk 12 bölümün ardından Peter ve Hiro'yu favori karakterlerim olarak gördüm, öpüp başıma koydum. Yalnız davranış biçiminden ötürü de Peter'ın abisi Nathan'ı kendime yakın buldum. O yüzden beni o oylamaya katsalardı Nathan Petrelli'ye hayatta oy vermezdim.
Neyse boş verelim şimdi Nathan'ı, oyu falan da, cheerleader kızımızı save edelim. Bizim amigo kızı kurtarma operasyonumuz biraz farklı olacak: Mim cevaplama. Sevgili Hakkı Ceylan bey, Blograzzi'den rastgele seçtiği birkaç kişiyi mimlemiş. Ben de bu şerefe nail olmuşum. Kendisini tanımam, lâkin madem mimlemiş, biz de yazalım bir şeyler.
Mimde sahip olmayı isteyeceğim üstün nitelikler sorulmuş. Aklıma hemen dil bilmek geldi. Böyle her gittiğin yerde insanlarla anlaşabilmek, onlarla aynı dilde ve aynı frekansta konuşabilmek, daha kolay sosyalleşebilmek hatta mümkünse Heroes'taki polis memuru Matt Parkman gibi insanların düşüncelerini onlar leb demeden okuyup kuruyemiş tabağını uzatabilmek ne hoş olurdu... Ama bu kadar göbekli ya da iri olmak istemem, tarzım değil 

Bu mimi çok sevgili blog komşum Mustafa'ya gönderiyorum. Kendisi isterse bu mimi bu blogda bile cevaplayabilir. 
Bayat bir mime daha hoş geldiniz. Değerli komşum MCS'den gelen, nerdeyse iki aylık olan bu mimi cevablamaya çalışacağım müsadenizle:
Niçin blog yazıyorum?

Aslında bu soruyu analitik olarak düşünmek gerekirse, yazdığım yazılara bakılarak genel bir konsept ortaya çıkıyor. Öncelikle daha önce verdiğim bir röprötajda da bahsettiğim nedenlerim vardı. Ama tek bir nedenle yazmıyorum ve yazma nedenlerim her yeni bir günde farklılaşıyor.
Şimdiye kadar bu mimin geldiği yerlere şöyle bir göz attım, arkadaşlar genelde benzer nedenlerle blog yazıyor. Bazen birine sen de blog yazsana dediğimde gelen cevap şu oluyor: Neden? hem ne yazacam ki? Böyle düşünen kişilere cevab veremiyorum. Çünkü anladım ki bu iş zevk meselesi. Yani aslında ben zevkine yazıyorum. Daha da açık söyleyebilirsem: Yazdığımda zevk alıyorum, o yüzden yazıyorum.
Bunun da nedenleri özel olarak incelenebilir, ben yazarım ama kim okur, onu bilemem. Sosyolojik tahliller yapmak gerekseydi bunu da açıklardım ama okunmayacağını ya da en azından okurken zevk vermeyeceğini düşündüğümden daha fazla uzatmak istemiyorum. Ama elimde değil, uzatmam lazım, benim karakterim bu. Yine de maddeler halinde kısaltmaya çalışacağım.
- Blog yazarken zevk alıyorum, okunduğumu hissettiğimde zevk alıyorum, birilerinin beni önemsediğini gördüğümde zevk alıyorum.
- Bazen birilerine yardımım dokunsun diye yazıyorum. Bilmediğim pek çok şeyi Gogıl amcaya danışıp öğrendim. O yüzden birileri de bu yolla bilgiye ulaşsın diye yazıyorum. Ben yazıyorum Gogıl amca indeksliyor, böylece merak edip arayan Gogıl amcadan bana ulaşıyor. Bir şeyler verebiliyorsam ne mutlu.
- İç dökmek de güzel bir sebep...
- Para kazanmak da öyle...
Kısaca zevk almasaydım blog yazmazdım. Zevk için yazıyorum.
Bu saatten sonra bu mimi olsa olsa Ömer'e gönderebilirim. Bayat mimi kim n'apsın...




Son yorumlar
9 saat 23 dakika önce
20 saat 5 dakika önce
20 saat 6 dakika önce
1 gün 7 saat önce
2 gün 4 saat önce
2 gün 12 saat önce
2 gün 13 saat önce
2 gün 13 saat önce
2 gün 13 saat önce
3 gün 5 saat önce