Rekonstrüksüyon (Reconstruction)

Ortalama puan: 7 (1 oy)

Bugün sabah Danimarka yapımı bir film izledim. Adı Reconstruction. Ekşi Sözlük'ten okuduğum kadarıyla yeterince ünlüymüş. Avrupa filmi olması dolayısıyla, hikayenin gelişi, gidişi cidden farklıydı. Yine Ekşi'den anladığım kadarıyla, filmin yönetmeni David Lynch'ten esinlenmiş.

Not: Bu noktadan itibaren okuyacaklarınız saçma sapan bir film yorumu olup, aralara filmle alakalı sürprizler açıkça verilmiş olabilir, Mulholland Drive hakkında da, Reconstruction hakkında da... İşbu spoiler hadiselerinden müessesemiz sorumlu değildir.

Açıkçası David Lynch imzalı sadece bir film izledim, o da Mulholland Çıkmazı. O filme dair pek olumlu düşüncelerim yok. Esasen bir filmden beklentim, önce hikaye olmuştur. Eğer filmde bir giriş, gelişme, sonuç akşı yoksa, en azından filmde bir şeyler düğümlendikten sonra bu düğüm çözülmüyorsa o film benim için sadece vakit kaybıdır. Bundan dolayı olsa gerek, hiçbir filmi yarısına kadar izlemeyi ve yarısından sonrasını izlemeyi oldum olası mantıksız bulmuşumdur. Yani bu iki aktiviteyi ayrı ayrı zamanlarda yapıyor olmak da bir şeydir. Ama pek çok arkadaşta gördüğüm şeylerden biri budur mesela, açar televizyonu, filmin ne olduğunu bilmez, anlamaz ama izler. Filmin başlangıcını kaçırdın, hikayeyi tam bilmiyorsun, neden izliyorsun? Ya da tersi olarak, filmi izlemeye başlar, ardından bırakıp başka iş yapar. Zaruret hali için, tamam, haklısın anlayabiliyorum, ama ortada bir şey yokken, daha doğrusu filmi yarısına kadar izleyeceğin belliyken ne diye başlıyorsun? Tabii ki insanların kişisel tercihi bu. Kimseye karışmak anlamında bunları söylemiyorum. Tamamen kişisel yaklaşımım bu şekilde olduğu için, beni de bu tip eylemlere itenlere karşı kendimce açıklama yapma gereği hissediyorum hep.

David Lynch'in Mulholland Drive'ında gördüğüm en saçma şeylerden biri de buydu mesela: ortada bir hikayenin olmaması. Sinemafanatik.com forumuna girip bakın, dünyadaki tüm sinema severlerin buluştuğu platformlara bakın. Bu film hakkında ne kadar ilginç yorumlar yapılıyor. Ben garipsiyorum. Film hakkında "o bir düş, bir rüya, aklında geçenler onlar" ve benzeri farklı yorumlar yapılıyor. İyi de film içinde bu anlaşılmıyor ki kardeşim?! Adam kendi kendine kafasından absürt bir senaryoyu canlandırmış. Kutu var, anahtar var, iki bayan var. Var oğlu var. Bunlar kendi aralarından bir şeyler yapıyorlar, ordan bir opera çıkıyor, bunlara yol gösteriyor falan filan. Böyle anlamsız, mesnetsiz film mi olur yahu demekten kendimi alamadım ve benden alabildiğine uzak kalsın bu Lynch dedim.

Hadd-i zatında felsefik filmleri severim. Alegori, mantıksal çıkarımsamalar, yanılgılar, beynin sanrıları ve benzeri konuları işleyen filmler pek bir hoşuma gider. Ama başı yok sonu yok, ne anlattığı belli ne izleyene kattığı bir şey var. Böyle filmler hoş değil işte benim için. Bu zaviyeden baktığımızda Lynch beyefendiye selam çakıyor ve bakışların gittiğin yerden uzak, yoksa gelirdim diyorum.

Reconstruction, bu bağlamda az buçuk başı sonu belli olmayan, bu müzkir yapımlara benziyor, ama o kadar bariz değil. Ortada bir olay var, bu da bir düş, zaten adam film başlarken bundan bahsediyor. Bir tatmin olmama durumu göze çarpıyor hemen. Kız arkadaşını bırakıp başka bir kadının peşinden gidiyor. Sonra hafif romantizm, ardından Fransız filmlerine benzeyen cinsellik öğeleri. Hoş kısımlar değil bunlar. Beni hep deli etmişlerdir, illa ki bir aldatma, bir "one night stand" hadisesi olacak, olması gerekiyor. Batının yaşam felsefesi böyle işte. Neyse, hadi bunlara katlanıyoruz, ardından bir hafıza oyunu gündeme geliyor. İşte bu kısmı benim hoşuma gitti. Eleman evine gidiyor ama bakıyor ki evinin kapısı yok. Alt komşusuna gidiyor, olayı soruyor, aldığı cevap "ben seni tanımıyorum, neden bahsediyorsun?" oluyor. Elemanın aklına hemen cezalandırılıyor olma ihtimali geliyor. Bunların hepsinin, gece bırakıp gittiği kız arkadaşı tarafından hazırlanmış bir cezalandırma oyunu olduğu sanıyor, ya da buna inanmak istiyor. Elebette, arkadaşına gidiyor, ama arkadaşı onu tanımıyor. Sen kimsin kardeşim, defol git evimden! diyor arkadaşı. Halbuki dün gece kankaydı bunlar. Babası bunu tanımıyor, en son sevgilisi de tanımıyor. İşte tam bir kâbus. Arada elemanın karanlıklar içinde bir yerlerden düştüğünü görüyoruz. Hah, demek ki bu işte bir beyin oyunu var. Buluşacağı kadın, hani o dün peşinden gidip ahlaksızlığının dibine vurduğu kadın. O çıkıp geliyor, ama o da tanımıyor. Tam bi' facia. Belki de iyi bir şey. Bu sahneyi izlerken ben, adamın yeni bir yaşama başlaması için bir şansının daha olduğunu düşünmüştüm. O yeni kadını oracıkta bırakıp gitseydi, kız arkadaşını zaten aldattı, ona da geri dönmesin ama şöyle bir silkinip tövbe edebilirdi yani. Yeni kadın zaten evli, ayıp günah kardeşim. Ama zaten düşler hiç istediğimiz gibi gitmez değil mi?

Kadın restoranda bunu tanımıyor ama bir cazibe var. Aynı Eternal Sunshine of the Spotless Mind'daki gibi. O cazibe sanki bir daha, bir daha kendini gösteriyor. Tanışmıyor olsalar da bir tanıdıklık duygusu var ortada. Ve sonuçta tanışıyorlar yine. Film genelde zaten zamandan bağımsız ilerliyor, bunu hissediyorsun. Sonra yeni kadın, aslında bir yazarın karısı, ve yazardan biraz da bıkmış gibi. Yani o rüyadaki kadın bir çelişki içinde. Elemanla buluşuyor falan ama aslında kocasını da sevmiyor değil. İşte tam o kısımda aslında bu hikaye de bu kadının kocası olan yazar tarafından yazılıyor. Hoş bir ayrıntı olmuş. Kadın, esas oğlanın daha evvelki akşam Roma'ya gitme meselesini hatırlıyor, işte iç içe geçmiş kırılmış, buruk tat. Süper. Ve karar veriyorlar, akşama Roma'ya kaçacaklar.

Yazar bu arada bunları takip ediyor, çok üzülmüş belli. Karısı onu aldattı ama o karısını kaybetmek istemiyor. Bu pek bizim anlayışımıza uygun değil ama zaten hangi biri uygun ki diyerek bunu da sallıyorum. Yine hoş olan bir ayrıntı, elemanın kız arkadaşını da, bu yeni kadını da aslında aynı kişinin canlandırması. Yani birini birine tercih ediyor ama aslında kimi kime tercih ettiğinin de pek farkında değil kanımca. Kadın sözleştikleri mekanda bekliyor, bekliyor... O sırada diğer tarafta aslında kendini hatırlamayan sevgilisiyle yeniden tanışmış üstüne bir de ofsayta düşecek meselelere giriyor. Külliyen yanlış işler ama işte orada bir tercih etme, ortada kalma, nefsine yenilme sekansı hissettim ben. Bu yenilgi değil ama bu hissin orda hissedilebilitesi benim hoşuma gitti.

Son olarak bir de eğreti duran bir sahneden bahsedeyim. Eleman, kadınla sözleştikleri kafeye gideceğine, diğer kızla fingirdeşiyor ama aklı yine kadında. Telefona koşuyor, kafede bekleyen adam telefonu açıyor. Eleman, telefonu açan kafe sahibine kadını soruyor, detayları veriyor, sarışın, İsveçli bir güzel diyor. Kafede zaten başka kimse yok ama adam ne dese beğenirsiniz: kusura bakmayın burası çok kalabalık, tarif ettiğiniz gibi birini göremiyorum. Sahne mantıksız değil belki ama o girift film gidişatını acayip derecede bozmuş gibi geldi bana. O zaman kadar adamın gözünden hissettiğim şaşkınlık, bukuntu, ne yapacağına karar veme paniği arasında saçma sapan bir olay gibi geldi.

Sonuçta kadın yazar olan asıl kocasıyla oteli terkederken, anca yetişen elemanı yine tanımadı. Aslında her şey birer yalandı. Bu masal da burada bitti.

Bir başka saçma sapan film yorumu yazısında görüşünceye dek esen kalın.


Etiketler:

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Kullanabileceğiniz HTML kodları: <a> <em> <strong> <cite> <code> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd><b><i>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.
  • Textual smileys will be replaced with graphical ones.

Biçimleme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

RSS'e üye olun da reytingimiz artsın!

Son yorumlar

Yeni yazılardan e-posta ile haberdar olmak için:

Kullanıcıyım, giricem!