Arşiv: Mart, 2008

Seni bir saat ileri aldım dün gece. Alışamadım, her değişikliğin üzerimde yarattığı sarsıntı gibiydi hayatım. Tüm randevularıma da geç kaldım böylece. Zaten dengesiz beslendiğimi farkettim senin sevgin olmadan. Her vazgeçtiğimde senden, aslında kendimden vazgeçtiğimi gördüm. Aslında vazgeçemediğimi gördüm. Aslında aslı astarı olmayan işlerle uğraştığımı gördüm ama durduramıyorum zamanı. Her ne kadar bir saat ileri aldıysam da seni, durduramıyorum gidişini. Er geç durulmayı bekliyorum, geç olmadan, geç kalmadan o son randevuya. Ve sırf bir saat erken gelebilmek için, seni bir saat ileri aldığımı itiraf ediyorum.
Çilekli Süt hanım şöyle bir şey yazmış vaktiyle. Bu bir mim mi değil mi, yoksa nedir, ben tam çıkaramadım. Ama mimmiş gibi cevaplamaya çalışayım.
Bu seferki operasyonumuz blog ya da sitelerini sık ziyaret ettiğimiz arkadaşların linklerini verip haklarında birkaç not yazmak.
İşte onlar zaten benim sağ sütunlardan soldakinde "Takipteyim" adıyla geçen kısımda yazıyorlar. Şimdi sırayla gidelim;

Merak Ettim de: Mer mer Ömer'in çalışması. Merak ediyoruz, cevaplıyor kendisi.
TekmeTokat: Okan'ın blogu. Uzun zamandır keyifle okuyabildiğim nadir bloglardan biri. Cidden okurken keyif alıyorum. O kadar da keyfime düşkünüm yani.
Guijarra: Merve örtmenimin blogu. O da Blog Günü tayfasından tanışıklığımız olan biri. Bol bol da çet yapıyoruz. İlginç anılarını anlatıyor blogda.
MCS: Mustafa Can'ımız gayet kuul ve friy takılıyor. Üstadımızdır kendisi.
İnehk: Farklı mecraların insanları bu İnehk ve tayfası...
Çilekli Süt: Yükselen Başak yükseldikçe yükseliyor, durduramıyoruz...
Serpito: Teknik taktik...
Tatlıcadıca: Yine Blog Günü'nden bir arkadaş; Aslı
Mınar: Hoşaf.org'un daimi yorumcusu Pınar
Besin: İzmir'den elektronikçimiz Başak Esin
Renkli Blog: Flashçı Erman
Nihilanth: Her şeyci Nihilanth
Kayhanoviç: Laptop kırıcı Kayhan
Mandalina: Yeni dikkatimi çeken Mecburi İstikamet
Şimdilik bu kadar. Bir dahaki mimde görüşünceye dek, esenlikler dilerim.
Güncemi itiraf.com'a çevirmeyeceğim hayır. Başlıktan böyle bir sonuç çıkarmamalıydınız 
Bu olay yıllar yıllar öncesinde oldu. Belki o zamanlar ben de çok büyük sayılmazdım ama bu dövenler benden de küçüklerdi.
Bir önceki yazıma Pınar'ın yaptığı yorumu görünce aklıma geldi. Aynı Pınar'ın başına gelen gibi, bir gün yolda giderken birkaç küçük velet gördüm. Tam ben yanlarından geçerken, biri zıplayıp bana tokat attı. Yani veletler o derece küçük, yoksa benim boyum da 1.60-65 falandı o zamanlar, öyle Mehmet Okur gibi değilim kısaca. Sonra ben yediğim tokada sinirlenip bir laf ettim tabi, onlar da hep beraber bana daldılar. En maceralı günlerimden birini yaşamıştım. Birkaç yumruk ve tekmenin ardından yere kapakladığımda, Allah'tan mahalle sakinlerinden birileri, uzaktan da olsa "loluyo len orda!" deyince, veletler korkup kaçmışlardı. Ben de karnıma, suratıma ve bilumum yerlerime geçirilen yumruk, tekme ve tokat karışımlarıyla kaldım.
Dayak yemek, özellikle de kendinizden küçük bir grup tarafından dayak yemek psikolojik olarak bünyeye fazla gerilim verebilir, devreleri yakabilir. Dikkatli olmak lazım.
Fotoğraf: The Other Martin Tenbones

Metrodan çıkarken yürüyen merdivenlere biniyorum. Kafamı genelde öne eğer birisi olduğumdan burada da alışkanlık kendini gösteriyor ve kafamı eğiyorum. Sonra merdivenin çift taraflı olduğu aklıma geliyor. Benim tarafım yukarı çıkarken, hemen yanımda olan karşı taraftakilerin de aşağı indiklerini farkediyorum. Bu bir zaman sonra başımı öne eğmemden dolayı karşıdan birinin kafama vurup kaçacağı hissini uyandırıyor. O yüden artık refleks olarak karşı taraftan uzaklaşıyorum ve yukarıya bu şekilde çıkıyorum.
Blog yazmak konusunda aslında o kadar iddialı ve de bilgili sayılmam. Bazen popüler blogcuların bloglarına takılıyorum ve çok enteresan şeyler buluyorum, mesela. Şimdi o enteresanlıkların birinden bahsedeceğim.
Malumunuz İngilizce bloglardan da istifade etmek gerek. Her ne kadar İngilizce bloglara şöyle bir göz gezdiriyor olsam da bir türlü İngilizce blog yazamayışım, onlarla fazla alakadar olmamı da engellemiştir.
Aslında bu noktada içten içe bazı şeylerin zorluğunu yaşıyorum, mesela İngilizce bir blog, tamam üç aşağı beş yukarı anlıyoruz fakat bilmediğim kelimeler çok. Ne yapayım, tembellik ediyorum ve ilk birkaç kelimenin anlamını sözlüten baktıktan sonra devamını getiremiyorum. Dolayısıyla o yazı benim için bitiyor. İster çok faydalı olsun isterse eğlenceli, yine de pek çok İngilizce blogu tam anlamıyla okumaya ve anlamaya uğraşabilmiş değilim henüz.
Neyse geçelim benim şahsi meselelerimi de, şu bulduğum yazıdan az biraz bahsedeyim ben size. Adam harbi yazmış. Biz blog yazarları için çok ehemmiyetli bir mevzu olan "blog ziyaretçilerinin gözünden bir psikolojik analiz" yapmış. Gayet de faydalı olmuş. Pek çok maddeyi zaten biliyor olduğumdan fazla şaşırmadım ama bir tanesi çok ciddi dikkatimi sündürdü.
Diyor ki, blog ziyaretçileri bedava verilen şeylerden çok hoşlanırlar. Burda benim kafa bi' dan etti. Ben de çok sevgili blog ziyaretçilerime bir şeyler vermeliyim ama ne versem bilemedim. İngilizce bloglarda beleş e-book gibi örnekler görüyorum. Mesela blog SEO üzerine, dolayısıyla adam kendi yazılarından bir e-book derlemiş. Diyor ki, yazılarıma abone olursan, bu ebook sana beleş. Dolayısıyla ziyaretçi epostayla abone oluyor ve sevgili blog yazarımız bir okuyucu daha kazanıyor.

Benim ebook yazma gibi meziyetlerim yok ama beleş bir şeyler vermek illa ki gerekiyorsa size sevgimi ya da duamı falan verebilirim. Evet ciddi diyorum. Gelin blog yazılarıma abone olun, ben de sizlere dua edeyim, hem de beleş. Nasıl ama?
İşte gerçek hediyeli abonelik diye ben buna derim.
Fotoğraf: Laughing Squid

Muhtmelen StumbleUpon'u duymuşsunuzdur. Duymadıysanız da burdan duyun ama dikkat edin bağımlılık yapmasın. Yani diyorum ki o kadar cazibedar bir site. Bir site ancak bu kadar kendini şevkle kullandırabilir. Ama yok, arkadaşlık sitesi falan sanmayın, yani Feyzbuk gibi değil.
StumbleUpon, bir araç çubuğu (toolbar) yardımıyla, girdiğiniz sitelerden beğendiklerinizi imlemenize yarıyor. Aynı Digg gibi. Ama aslında Digg ve benzeri imleme sitelerinden çok farklı bir özelliği var. Size, ilgilendiğiniz konulardan anında seçmece sayfalar gösteriyor. Mesela canınız sıkıldı, araç çubuğundaki Stumble! düğmesine basıyorsunuz, bir anda karşınıza sizin seçtiğiniz konularla alakalı çok beğenilen bir sayfa çıkarıyor. Hiç başka yerlere gitmenize gerek kalmadan ilginç bir siteyi karşınızda buluyorsunuz. Beğeniyorsanız hemen Stumble! düğmesinin yanındaki parmak işaretine (eski Refah Partisi'nin baş parmak işareti var ya, ya da İngilizcedeki "in" anlamında olan, işte ona) tıklıyorsunuz, ve böylece karşınıza gelen sayfa ne kadar beğeniliyorsa, o kadar kişiye daha Stumble! sayesinde ulaşıyor.
Şurda çıkan istatistiğe bakılırsa, son birkaç ay içinde StumbleUpon kullanımı oldukça artmış. Ben daha önceden bildiğim için artış grafiğine bir katkım olmadı ama yine de bu faydalı oluşumu beğenen biri olarak duymayanlar daha varsa, duysun diye şeyettim.

Hem malum önümüz yaz, biraz site depolamak lazım gelebilir, yer imlerimize. Yine de dikkat edin, çok bağlanmayın bence. Sonra şaşırıp Aaaa! Vakit ne çabuk da geçmiş?!!! deyiverirsiniz.
Hayırlı sıtambıllamalar!
"Her gün bir bardak iyi gelir" şeklindeki sloganı bizlere hediye ettiği için Ömer'e çok müteşekkirim. Gayet güzel oldu bence. Ama her gün bir bardak bazen olmayabiliyor. O yüzden bir şey daha aklıma geldi.
Bir iki hafta evvel Webrazzi'de denk geldiğim Exoin yazısıyla, daha kısa ve basit yazılar yazmaya meyilli kişiler için geliştirilmiş olan "yarım blog" hizmetini öğrendim. Aslında onlar "mikro blog" demiş ama yarım bize daha uygun. Bakın, üstelik bir bardak hoşaf yerine "yarım bardak hoşaf". Ne kadar uyumlu, değil mi?
İşte bundan sonra ben de bir yarım blog hevesine girdim. Tumblr'dan bir hesap aldım ve buraya yani hoşaf.org'a alt alan olarak ekledim. Bundan sonra yarım bardak hoşafı şu adresten içebileceksiniz:
yarim.hosaf.org
Hayırlı olsun diyor, keyifle yarım hoşafa gelecek düşünceleriniz bekliyoruz, sevgili kaariler*
Google amca cep telefonu piyasasına da el attı ya, şimdi sıra bu telefonu gerçeklemeye geldi. "Yazılım yapmak kolay, şimdiye kadar Google, arama motoru ile başlayan hizmetlerine her gün bir yenisini daha kattı ama sıkıysa telefonu da yapsın" dediler. Şimdi o da duyduğumuza göre yoldaymış. Zaten yazılımının adı her yerde duyuldu: Android. Ama ya elektronik donanım kısmı?
O işi de HTC yapacak diyorlar. Telefonun adı da "Dream" olacakmış.
Telefon 12,5 cm uzunluğunda ve 7,5 cm genişliğinde olacak diye okudum ben. Altın Oran'a hiç uymadığının farkında mısınız?

Bu tabii ki gerçek görüntüsü değil ama buna benzer bir şey olacak sanırım. Dokunmatik ekranı ve QWERTY klavyesi falan olacak da dediler.
Şimdi bunlar boş işler aslında. Beni Java ME ile alakalı olan kısmı ilgilendiriyordu. O yüzden meraklanmıştım. Velakin biraz kurcalayınca gördüm ki Android'in Java ME ile bir alakası yokmuş. Adamlar direk Java ile (dikkat edin Java ME değil, direk Java ile) bir işletim sistemi ve platform yapıyorlarmış. İşte Adroid dedikleri bu platformun adıymış. Dolayısıyla bana burdan iş çıkmaz. Yani çıkar da, bu bitirme projesi babında pek yaramaz yani.
Yine de heyecanla bekliyoruz kendilerini. Hele bir de Google'ın diğer hizmetleri gibi bedava olsa, cidden hoş olmaz mı?



Son yorumlar
12 saat 22 dakika önce
16 saat 29 dakika önce
16 saat 57 dakika önce
17 saat 2 dakika önce
22 saat 43 dakika önce
23 saat 31 dakika önce
23 saat 32 dakika önce
3 gün 18 saat önce
3 gün 19 saat önce
4 gün 4 saat önce